Yazan: Fatih Tursun | 13 Eylül 2009 | Kategoriler: Yaşam
Sel sonrası boş bir alana yayılmış metaları ellerindeki çuvallara poşetlere doldurup götüren insanlara “Bırakın onları! Allahınızı severseniz yapmayın, BİZ BÖYLE BİR MİLLET DEĞİLİZ!” diye haykıran, onları durdurmaya çalışan vatandaşı haberlerde, haber sitelerinde izledik. İzlemeyen varsa da buradan izlesin.
“..çuvallara, poşetlere doldurup götüren..” dedim yukarıda, yağmalayan demedim, diyemedim.
Yağmalamak TDK nın sitesinde “Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması.” şeklinde tanımlanmış. Hırsızlıkla kıyas edildiğinde yağma daha lanet, daha yerin dibine giresi bir eylem. Bir kere hırsızlıkta gizlilik, malın sahibinden sakınma var hem can korkusundan, hem de eylemin aşağılığından, utancından. Bir insan açlıktan ölecek durumdaysa ve hayatta kalmak için çalıyorsa -fıkıhtaki yerini bilemiyorum- toplum onun bu eylemini zaten tolere eder.
Yağmada ise ihtiyaçtan çok bir keyfilik, bir “akbabalık” söz konusu. Onlarca insan, erkeğiyle, kadınıyla, çoluğu çocuğuyla toplanmış, bir başkasının malına güpegündüz, toplu halde kastediyorsa, orada bir utanmazlık, bir kendini kaybetmişlik tiyatrosu oynanıyordur.
-”e kardeşim gece yapsalar, meşru mu olacak yani de güpegündüz diyorsun?”
Evet, öyle diyorum. Beni asıl yaralayan insanların eşyaları ganimet gibi toplayıp götürmelerinden çok bunu yaparken birbirlerinden, etraftan bile utanmamaları. Madem alacaklardı keşke gece alsalardı da bir Türk genci olarak buna şahit olmasaydım.
Bu kapitalizm belası toplumları gruplara, aileleri bireylere kadar öyle sistematik parçaladı, insanları değerlerinden öyle uzaklaştırdı ki yağmanın kendisinden çok o yağmaya karşı çıkıp söylenmesi gerekeni söyleyen vatandaş dikkat çekti.
O yağmanın yapıldığı yer İstanbul’da yaşanmış bir hadiseyi alıntılıyorum:
“1800’ lü yılların başı…
O tarihlerde İstanbul’un Karaköy semti İstanbul’un en önemli ticaret merkezidir. Osmanlı Devleti’nin sadece Anadolu’ya açılan ticari kapısı değil, aynı zamanda ithalat ve ihracatın da merkezidir. Karaköy o yıllarda yerli yabancı çok sayıda insan kaynamaktadır.
O tarihlerde henüz tren ulaşımı devreye girmediğinden, İstanbul’a gelen yabancı tüccarların kullandığı en önemli ulaşım aracı gemilerdir. Avrupa’dan gemilerle gelen yabancı tüccarlar ve seyyahlar Karaköy limanına ayak basarak İstanbul’a giriş yapmaktadırlar.
Haliyle o tarihlerde kağıt para, çek vb. mübadele araçları henüz kullanılmaya başlanmadığından, tüm alışverişler altın ve gümüş paralar üzerinden yapılmaktadır.
Fransa’dan gelen bir gemiden inen ve Karaköy rıhtımına adımını atan bir Fransız tüccar, hem İstanbul’a ilk ayak basmanın şaşkınlığı, hem de kalabalığın itiş kakış etkisi ile üzerinde taşıdığı altın kesesini yere düşürür.
Yere saçılan altınlar kalabalığın arasında ayaklar altında sağa sola yayılır gider. Fransız tüccar altınlardan bazılarının denize yuvarlandığını da görür. Olaya şahit olan kalabalıkların hemen altınlara saldırması, hatta denize yuvarlanan altınların peşinden suya atlayanlar olduğunu da görünce, “bittim ben” diye düşünür. Fransız tüccar panikten saçını başını yolmaya başlar.
Yukarıda da anlattığımız gibi bankaların olmadığı, ‘ben paramı kaybettim, bana şu kadar havale edin’ demenin mümkün olmadığı o dönemde yabancı bir ülkede beraberinde getirdiği altınları kaybetmek demek, her şeyini yitirmek anlamına gelmektedir. Fransız tüccarı perişan eden durum da yabancı bir ülkede içine düştüğü bu çaresizliktir.
Çöküp kaldığı yerde başını ellerinin arasına almış kara kara düşünürken, insanların kendisine doğru geldiğini fark eder.
Her gelen önüne altın koyar. Önüne altın koyanlar arasında, üstü başı su içinde gençler de vardır. Fransız tüccar fark eder ki, altın kesesini düşürdüğünde altınlara doğru hamle yapan, hatta denize düşen altınların peşinden suya atlayan insanlar, kendi altınlarını toparlayabilmek için mücadele veren insanlardır. Nitekim kalabalık dağıldığında ve altınlarını saydığında hiç eksik olmadığını fark eder.”
Bu işte. Napolyon’a “Türkler öldürülebilirler ancak mağlup edilemezler” dedirten işte bu toplum ahlakı, bu basiretti dostlarım. Hiç gururlanmayın 200 yıl önceki atalarımızın ahlakıyla.
Hakkımız yok. Çünkü artık,
BİZ BÖYLE BİR MİLLET DEĞİLİZ…
Fatih öncelikle bu güzel yazını AlemSite ile paylaştığın için teşekkürler.
Olay hakkında ise o kadar çok şey var ki yazmak istediğim, sayfalar yetmez. Sadece utandım, insanlarımızdan utandım…